
Boş Dolaplar
Annie Ernaux
Annie Ernaux külliyatındaki okuma serüvenim, yazarın edebi evreninin ilk yapı taşı olan Boş Dolaplar ile derinleşmeye devam ediyor ve bu eser, Nobel ödüllü yazardan okuduğum beşinci kitap olma özelliğini taşıyor. Yazarın 1974 yılında yayımlanan bu ilk romanı, sonraki eserlerinde olgunlaşacak olan yalın yazının, toplumsal sınıf çatışmalarının ve köken sorgulamalarının en ham, en öfkeli ve belki de en sarsıcı halini barındırıyor. Bu yönüyle metin, yazarın edebi gelişimini kronolojik olmasa da bu izlek üzerinden takip eden benim gibi bir okur için tüm bu oto-sosyobiyografik nehrin fışkırdığı o ilk kaynakla buluşmak anlamına geliyor.
Roman, Denise Lesur adındaki üniversite öğrencisi bir genç kadının, bir yurt odasında geçirdiği kürtaj operasyonunun fiziksel ve psikolojik sarsıntısı içinde geçmişini geriye doğru sararak sorgulamasını konu alıyor. Bu kriz anı biyolojik bir sancıdan çok taşralı, bakkal-meyhane işleten işçi sınıfı bir aileden gelip burjuva eğitim sisteminin koridorlarına savrulan bir kadının içsel parçalanışını görünür kılıyor. Ernaux, tıp fakültesinde ya da edebiyat fakültesinde okuyan seçkin akranlarının dünyası ile anne babasının patates kokan, kaba ama sıcak dünyası arasında sıkışıp kalan Denise’in öfkesini adeta okurun yüzüne çarpıyor.
Ernaux metinlerinin en hayranlık uyandırıcı yönü, Siren İdemen’in yetkin çevirisiyle dilimize kazandırılan bu metinde de kendini gösteren o keskin dilsel ayrımdır. Bir tarafta sokak argosunun, popüler kültürün, evde konuşulan çiğ ve doğrudan ifadelerin dili; diğer tarafta ise okulun, edebiyatın ve sınıfsal üstünlüğün steril dili yer alıyor. Denise için eğitim, onu kurtaran bir araç olduğu kadar, kendi köklerine yabancılaştıran, anne babasının konuşma şeklinden utanmasına yol açan bir ihanet mekanizmasına dönüşüyor. Bu bağlamda romandaki dolap metaforu da oldukça manidar bir hal alıyor; boş dolaplar, kanımca burjuva kültürünün sunduğu sahte ambalajların ve entelektüel birikim iddiasının arkasındaki o derin varoluşsal boşluğu ve aidiyetsizliği simgeliyor. Denise, okulda öğrendiği felsefe kavramlarıyla içindeki o taşralı kızı örtmeye çalışsa da, kriz anında sığınabileceği hiçbir kültürel dolabın dolu olmadığını, geçmişiyle bağını kopardığı an geriye sadece büyük bir boşluk kaldığını fark ediyor.
Son tahlilde, Boş Dolaplar, edebi estetik kaygılardan ziyade, yaşanmışlığın dürüstlüğü ve dilin şiddetiyle örülmüş çarpıcı bir başyapıt olarak, edebiyatın güzel hikayeler anlatmaktan öte insanı kendi saklı utançlarıyla yüzleştirmek olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
