Granada’da Zamana Dokunmak

IMG_4359
© Cuma Tanık

Granada'ya seyahat etme isteğim Ankara'daki öğrencilik yıllarıma kadar uzanır. Üniversitede aldığım Endülüs edebiyatı derslerinde okuduğum metinler, dinlediğim hikâyeler ve zihnimde kurduğum şehir tasviri yıllar boyunca benimle birlikte yaşadı. Bir şehri haritadaki konumundan öte şiirleriyle, ağıtlarıyla ve yıkılışının bıraktığı sessizlikle tanımıştım önce. Bu yüzden Granada, benim için sıradan bir seyahat rotası olmaktan ziyâde satırlardan taşan bir dünyanın içine ilk kez adım atmaktı.

Şehre vardığım ilk andan itibaren bunun sıradan bir coğrafya olmadığını hissettim. Dar sokaklarda dolaşırken, Albaicín'in yamaçlarından El-Hamra'ya bakarken ya da akşam güneşi Sierra Nevada'nın zirvelerine vururken insanın aklına sürekli aynı soru geliyor: Nasıl oldu da böylesine zarif bir medeniyet burada doğdu?

Granada'nın hikâyesi, İber Yarımadası'nın en eski yerleşimlerinden birine uzanır. Roma döneminde Illiberis adıyla bilinen şehir, daha sonra Vizigotların hâkimiyetine girdi. Ancak Granada'yı Granada yapan dönem, 711 yılında Müslümanların Endülüs'e ulaşmasıyla başladı. İlk yüzyıllarda Kurtuba'nın gölgesinde kalan şehir, zamanla kendi kimliğini inşa etti. 1238 yılında Muhammed b. Yusuf b. Nasr'ın kurduğu Nasrî Emirliği ile birlikte Granada, Endülüs'teki son Müslüman devleti hâline geldi. O sıralarda Kurtuba ve İşbîliye çoktan Hristiyan krallıkların eline geçmişti. Bu nedenle Granada, siyasi bir merkez olmakla birlikte ilim adamlarının, sanatkârların, şairlerin ve sürgünlerin sığındığı son liman oldu. Yaklaşık iki buçuk asır boyunca İslam medeniyetinin Endülüs'teki son büyük nefesini burada görmek mümkündü.

Bu mirasın en ihtişamlı sembolü ise şüphesiz El-Hamra Sarayı. Tepeden bütün Granada'yı seyreden bu yapı, bir saray olmasının da ötesinde bir şehir, bir yönetim merkezi ve estetik anlayışının taşa işlenmiş hâlidir. Temelleri 13. yüzyılda Nasrî hükümdarı Muhammed I tarafından atıldı; sonraki hükümdarlar her biri kendi izini bırakarak yapıyı genişletti. Sarayın avlularında dolaşırken insanı en çok etkileyen şey ihtişamın gösterişe dönüşmemesidir. İncelikle oyulmuş alçı süslemeler, sonsuzluğu çağrıştıran geometrik desenler, Kur'an ayetleri ve şiirlerle bezenmiş duvarlar, suyun sesiyle tamamlanan avlular... Her ayrıntı, gücün zarafetle de ifade edilebileceğini hatırlatıyor.

El-Hamra'nın en çarpıcı yönlerinden biri de suyla kurduğu ilişkidir. Endülüs mimarisinde su; hareketi, hayatı ve cenneti temsil eder. Aslanlı Avlu'daki ince su kanalları, Mersin Avlusu'ndaki dingin havuz ve pencerelerden görünen bahçeler, insanı sürekli dışarıdaki dünyanın karmaşasından uzaklaştırır. Sarayın içinde yürürken zaman zaman kalabalığı unutuyor, yedi asır önce aynı avlulardan geçen insanların da aynı su sesini dinlediğini düşünüyorsunuz.

Bugün gezdiğimiz El-Hamra, Müslüman Endülüs'ün yanında sonrasında yaşanan dönüşümün de izlerini taşır. 1492'den sonra Katolik hükümdarlar sarayın bazı bölümlerini kullanmaya devam etti. En belirgin değişiklik ise 16. yüzyılda V. Carlos'un Rönesans üslubundaki sarayını tam bu kompleksin ortasına inşa ettirmesi oldu. Aynı alan içinde İslam estetiğiyle Avrupa Rönesansı'nın yan yana durması, Granada'nın katmanlı tarihini tek bakışta göstermeye yetiyor.

Granada'nın sokaklarında dolaşırken 1492 yılı insanın zihninden hiç çıkmıyor. Yaklaşık sekiz asır boyunca Endülüs'te varlığını sürdüren İslam medeniyeti, o yıl Granada'nın teslim edilmesiyle siyasi olarak sona erdi. Son Nasrî hükümdarı XII. Muhammed -Batı kaynaklarında Boabdil olarak bilinir- şehrin anahtarlarını Aragon Kralı Ferdinand ile Kastilya Kraliçesi Isabella'ya teslim etti. Rivayete göre şehirden ayrılırken son kez dönüp Granada'ya baktı ve gözyaşı döktü. Annesinin ona söylediği söylenen şu söz ise yüzyıllardır hafızalarda yaşamaya devam ediyor: "Erkek gibi savunamadığın vatan için şimdi kadın gibi ağlama."

Bu sözün gerçekten söylenip söylenmediğini tarihçiler tartışmaya devam ediyor. Ancak tartışmasız olan bir gerçek var: Granada'nın düşüşüyle Endülüs medeniyetinin son siyasi kalesi de tarihe karışmış oldu. Teslimiyet anlaşmasının ilk yıllarında Müslümanlara tanınan haklar zamanla ortadan kaldırıldı; zorla vaftizler, sürgünler ve nihayet Moriskoların İspanya'dan çıkarılmasıyla birlikte yüzyıllar boyunca oluşan kültürel çeşitlilik büyük ölçüde sona erdi.

Belki de bu yüzden Granada'yı gezerken insan bir medeniyetin son sayfalarında yürüdüğünü hissediyor. Bazen El-Hamra'nın duvarlarına kazınmış "Ve lâ gâlibe illâllah" (Allah'tan başka galip yoktur) cümlesiyle karşılaşıyor, bazen Albaicín'in dar sokaklarında ezan yerine kilise çanlarını duyuyor. Tarih burada kitaplardan çıkıp taşların, avluların ve manzaraların içine sinmiş durumda adeta.

Granada'dan ayrılırken aklımda en çok kalan şey sarayın ihtişamı ya da şehrin güzelliği olmadı. Beni asıl etkileyen, yıllarca derslerde okuduğum Endülüs'ün artık soyut bir kavram olmaktan çıkmış olmasıydı. Sayfalarda tanıdığım şehirle sokaklarında yürüdüğüm şehir sonunda birbirine kavuşmuştu. Ve nihayet, bazı seyahatlerin gerçek amacı, yıllardır zihnimizde yaşayan bir hayali nihayet gerçeğin ışığında yeniden okuyabilmektir.

Leave a Comment





Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.